Oturma Odalarımız, Gençler ve Bonzai

 

Son iki ayda Türkiye’de altı genç bonzaiden dolayı hayatını kaybetti. Ölenlerin yaş ortalaması 20. Son on yılda en az iki bin genci uyuşturucu sebebiyle kaybettik.

Canlarını, kapıyı çekip çıkarken savrulan son bir küfür gibi suratlarımıza tükürüyorlar. Yanımızda oturmaya kalanlar, kendi içlerine çöke çöke, derinlerine büzüle büzüle somurtmaya devam ediyor. Ve biz yine, hiçbir şey anlamamış olarak, guya sorgulamalara girişerek, hatta onu bile çok görüp kestirme hükümlerle teşhisler koyarak, ah vah edip yazıklanarak, kalın derili ellerimizle televizyonun kanalını değiştiriyoruz.

Burada durup düşünmek gerekir: Tam da bütün bu hal, memleketin ortalama bir ailenin televizyonlu, çekirdekli, çaylı sıkıcı bir oturma odası akşamına dönüşmesidir.

Hatırlıyor gibiyiz; elli yıl önceydi galiba. Önce fikirlerini söylediler; birbirimizle kurduğumuz yegane iletişim biçimi olan omuz silkip geçme, küçümseme, alay etme, aşağılama, tahkir etmeyle karşıladık. Konuşuyorlardı işte; gençlik hevesiydi, komünistin davası parayı bulana kadardı, hayal peşinde koşuyorlardı, gerçeğin farkında değillerdi, ‘hayata atılınca’ yitip gidecekti. Sonra yere kan düşmeye başladı; guya dehşete düştük. Yine ayamadık; bitmek bilmez geçiştirme repertuvarımızdan başka seçmeler yaptık. Dış mihraklar, kardeş kavgası, ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar…

Şekspir’in dediği gibi: Gerisi sessizlik. 12 Eylül önce ev kadınlarını, anneleri ikna etti. Baba gürlemiş, çocuklar odalarına kilitlenmiş, ergenler sokağa fırlatılmış, anne bir gölge gibi duvara yapışmıştı. Ev artık huzurlu bir yerdi: mezbaha barışı… Artık rahat bir nefes alabilirdik.

Sokaktan korkan ve korkutulan çocuklar eve kapandı. Salonda büyükler ciddi işler konuşurken arkada kendi oyunlarını kurdu. Ne salonda bir koltuk kenarına iliştiler, ne de sohbet konularına kulak kabarttılar. Tek savunma mekanizmaları, arka odaya bir büyük girdiğinde alelacele oyunlarını saklamaktı. Sonra büyükler çocukları anlamamaya başladı, zamane başkaydı, yeni nesil bir tuhaftı: Küpeler, siyah tişörtler, garip saçlar, yırtık pantolonlar, kafaları üzerinde gece yarısı sokakta dans edenler… İşte hepsi geçti; artık yeni nesil hiç de tuhaf görünmüyor. Bütün olup bitenleri bir ergenlik özentisi olarak zihnimizde istifleyip huzur içinde yerlerimize geri dönebiliriz.

Etiler kulüplerinde kaliteli kokain, Cihangir beyaz yakalı evlerinde LSD, Ankara’nın öğrenci evlerinde ‘ot’ ile birlikte Bağcılar’ın arka sokaklarında bonzai ile manzara tamamlanıyor.

Kesinlikle eminiz: Milli ve manevi değerlerimiz erozyona uğradı ve uğratıldı, Batının yozlaşmışlığına özendik ve özendirildik, gençlerimize İslam ahlakının güzelliklerini aşılayamadık, dinini öğrenemeyen gençlerimiz işte bu hale geldi. Başka ne olacaktı ki? Emniyetle öcüleri gösterip çocuklarımızı pis kokulu eteklerimiz altına davet edebiliriz.

İntihar, bir fedadır. İntiharın, çoğu zaman çok aşikar olduğu için göz ardı edilen bir mesajı vardır ki, geride kalanlara işlerin yanlış gittiğini ihtar eder. İntihar, bazen meydan yerinde kendini patlatmak suretinde görünür, bazen izbe bir sokak arasında morarmış kolları iki yana düşmüş bir gencin bedeninde. Önüne gelen her şeyi öğüten büyük makinenin yakıtı insan kanıysa, yağı milli ve manevi değerler denen ahlaksızlık manzumesi bulamaçtır. Feda bulaşıcıdır. Bir çekip gidenin bedeni solunan atmosfere karışır, rüzgarla taşınır, döner dolaşır, dirilere musallat olan huzursuz bir hayalet gibi peşimize düşer. Birisinin ölümünün trajedisi, geride kalan bütün hayatlar için sorgulamanın başlangıcıdır.

Orada duruyor olanın varlığı, bizim neden burada durduğumuz sorusunu davet ettiği için tehlikelidir. Onun orada duruyor olmasını ya geçiştirmemiz gerekir, ya görmezden gelmemiz, ya kestirme bir cevapla başımızdan savmamız, ya sıradanlaştırmamız, önemsizleştirmemiz veya… Veya nerede yanlış yapıldığını oturup düşünmek gerekir. Bu düşünüşte ne derinliksiz bir şekilde sevgi eksikliğinin işareti şifadır, ne otoritelerin kontrolünün azlığından sızlanıp durmak. Ölüm, kısmi muhasebelerin bittiği noktadır.

Bilim elbette çok faydalı, önemli bir şey. Sanat tabii insanın ruhunu zenginleştirir. Gençleri spora yönlendirmemiz lazım, sağlam kafa sağlam vucutta bulunur. Tam da ağızlarda gevelenip durulan bu klişeler yüzünden, tam da bu samimiyetsizliğimiz, iki yüzlülüğümüz, riyakar ahlaksızlığımız yüzünden olmasın bütün bunlar?

Ahlak deyince aklımıza kimin kimle seviştiğinden öte bir şey geldiği vakit, bu konuyu da konuşmaya başlayabiliriz.

Sartre, Cezayir Savaşının sürdüğü yıllarda “Hepimiz katiliz” yazmıştı. Artık savaşlar içimize doğru; bizim büyük dünya savaşımız kafalarımızda. Birbirinden ölesiye nefret edenler diyarında yaşayan hayvan sürüleri konfederasyonu içinde (Ece Ayhan, “Bir insan toplumu olmadığımız için” demişti), ölü bedenleriyle yüzümüze bağırıyorlar. Herkesin yanındakiyle mırıldanmasından doğan uğultunun içinde sesini duyurmak için çığlık atmak, en doğal şeydir.

Hayata dair her şeyin günah olduğu yerde, ölüm bir ihtidadır. Şiddet her yanı kapladığında, itiraz soyutlaşır. Kötülük ve riya elle tutulacak kadar somutlaştığı için, şimdi “şehrin duvarlarına lanetimizi yazıyor çocuklar”…

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s