Ortadoğu Neresi?

13 Eylül 2013, Radikal

Ortadoğu (Middle East) tabirini ilk kullanan Amerikalı stratejist ve jeopolitika uzmanı Alfred Thayer Mahan. Yıl 1902. Mahan’a göre Ortadoğu denilen bölge “Hindistan ile Arabistan arasındaki bölge”. Yani bugün Ortadoğu dendiğinde anlaşılandan farklı bir yer.

Durup dururken böyle bir isimlendirmeye niye ihtiyaç duyulduğu, bugünki “Ortadoğuya sövme” cehaletinin de altında yatan sebebi aydınlatacak nitelikte. Filmi biraz daha geriye saralım: İngiltere 19. yüzyılın ortalarında Hindistan’da sömürge idaresini kurdu. 20. yüzyılın ortalarına kadar İngiltere dış politikasının en önemli unsurlarından biri, Hindistan’da sömürge idaresinin güvenliğinin sağlanmasıydı. Bunun için, yine 19. yüzyılın ortalarında açılan Süveyş Kanalı’nın önemi hayatiydi.

Mahan’ın Ortadoğu terimi tam da bu gerçekliğin mantığı adım adım izlendiğinde anlam kazanıyor: Basra körfezi ve mücavir alanı, Hindistan’ın kontrolü için, en az Süveyş kanalı kadar hayati önemde. Terimin ilk kez kullanıldığı makalenin ismi bile bunu teyid edecek nitelikte: “Fars Körfezi ve Uluslararası İlişkiler”. Ortadoğu terimini icad etme şerefine sahib olan Mahan’ın, bu terim ile kasdettiği Basra körfezi ve mücavir alanı. Şöyle diyor Mahan:

“Ortadoğu, eğer daha önce rastlamadığım bir terim kullanmama izin verilirse, bir gün kendi Malta’sına ve tabii kendi Cebelitarık’ına ihtiyaç duyacak. Birleşik Krallık donanması, herhangi bir durum ortaya çıktığında, gücünü Aden, Hindistan ve Fars körfezinde yoğunlaştırma imkanına sahib olmalıdır.”

Aynı yıl The Times’ın dış politika editörü Valentine Chirol, yine Basra körfezinin stratejik önemini anlatan “Ortadoğu Meselesi” makalesinde, Ortadoğuyu Hindistan’ın güvenliğiyle ilgili tüm topraklar olarak tanımlıyor. Buna gore Ortadoğu denen yer İran’ın güney kıyıları, Basra körfezi ve genel olarak Irak’ın güney kıyıları, Arap yarımadasının doğu kıyıları, Afganistan ve Tibet. Coğrafyası kıt olanlar için, başka türlü söylenirse: Bu Ortadoğuya Suriye, Filistin, Ürdün,Türkiye, Mısır vs. dahil değil.

Görüldüğü gibi Ortadoğu kavramı, kökeninde, kültürel bir kategori değil ve tamamen Hindistan’ın güvenliğiyle ilgili jeo-stratejik bir kavram. Ve İngiltere’nin, 20. yüzyılın başlarındaki ekonomik ve askeri menfaatlerinin korunmasıyla ilgili.

Dünya savaşı döneminde, daha önce kullanımda olan Doğu veya Yakın Doğu (Near East) kavramları kullanımdan düşmeye başlarken, Ortadoğu tabiri daha sık görülüyor. Daha doğrusu, Yakın Doğu tabirinin kullanımı arkeoloji, tarih gibi disiplinlerle sınırlı kalırken, yerine geçmeye başlayan Ortadoğu siyaset ve strateji terminolojisine daha çok dahil oluyor. Bu Ortadoğu İran, Afganistan, bugünkü Orta Asya, Türkistan ve Kafkasya anlamı taşıyor.

Bugün kullandığımız anlamda Ortadoğu tabirinin, bilebildiğim kadarıyla ilk kullanımı 1946; ABD’deki Ortadoğu Enstitüsü’nün kuruluş tarihi. Enstitü’nün kuruluş amacı ilginç: “Birleşik Devletler henüz Ortadoğu’da aktif bir rol üstlenmiş değildir. Savaş sonrası dünyada oynaması gereken rolün beklentisiyle, kurucular Amerikan halkında Ortadoğu’ya karşı bir ilgiyi geliştirmek için atılması gereken adımları tasarlamışlardır.”

Kurucuların tasarladıkları adımların ilk meyvesi 1957 yılında Eisenhower doktriniyle alınıyor ki Ortadoğu tabirinin ilk resmi kullanımı. Doktrinin çıkış sebebi, Ortadoğu teriminin asıl kaynağını yeniden hatırlatıyor: Abdunnasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi ve Sovyetlerden yardım almaya başlaması üzerine patlak veren krizle ABD, bölgede Sovyet nüfuzuna karşı bir sed oluşturmak istiyor. Değişen jeopolitik ve stratejik durumda, Ortadoğu’nun da tanımı bir kere daha değişiyor. ABD dış işleri bakanı John Foster Dulles’e göre Ortadoğu “batıda Libya ile doğuda Pakistan, kuzeyde Irak ve Suriye ile güneyde Arap yarımadası arasında kalan ayrıca Sudan ve Etiyopya’yı içeren bölge”.

“Ortadoğu nefreti” icad etmeye çalışan fakat büluğunu tamamlayamamış Türkiyeliler de, anlaşıldığı kadarıyla tanımda Dulles’in izini takib ediyorlar. Fakat Dulles’in bu Türkiyelilere bir minnet borcu olmalı ki, bölgeye bir de Türkiye’yi ilave ediyorlar.

İngiltere veya ABD’nin stratejik ve jeo-politik menfaatler vizyonu dışında, bütün bu birbirinden farklı ülkeleri aynı kategoriye sokmaya sebeb olacak nasıl bir ortak özellik vardır? Etiyopya ile Suriye’yi, Irak ile Libya’yı aynı çuvala sokan hangi müşterek zemindir?

Müslüman olmak mı? Öyleyse Endonezya niye yok? Arapça konuşmak mı? İran’ın, Pakistan’ın ne işi var o halde? Araplar konusunda sonsuz cehalet sahibi Türkiyeliler öyle zannetse de, İran ahalisi, Pakistan halkı Arapça konuşmuyor; hatta Arapça ile akraba bir dil bile konuşmuyor.

Aptallığın Anatomisi

Bütün özcülüklerin dönüp dolaşıp çıkacağı yer ırkçılık ve faşizmdir. Özcülükten murad, bir insan topluluğunun değişmez, tarihi akış içerisinde sabit olarak duran bir öze sahib olduğudur. Bir insan topluluğu hakkında, Kant’ın analitik a priori önermeleri (“Bütün bekarlar evli değildir” gibi) dışında kurulacak her özcü cümle, hem mantıken saçma hem ahlaken sakattır; nihayetinde ikisi de aynı şeydir.  Klasik felsefedeki cevher ve araz (substance ve accident, töz ve ilinek) ayrımını akılda tutarak: Görüntü ne kadar değişirse değişsin, içteki o özün bundan etkilenmeyeceğidir.

Günümüzde ırkçılık, zamanın ruhu tarafından mahkum edilmiş bir düşünce; dolayısıyla açıkça söyleyenin ciddiye alınması mümkün değil normal şartlar altında. Fakat “Ben ırkçı değilim ama…” deyip cümlenin ikinci yarısından sonra yine ırkçılığa batan her Türkiyelinin söyleminde ortaya çıktığı gibi, kapıdan kovulan şey bacadan girebilir. Ortadoğu nefreti kotarma çabası, eskiden açıkça dillendirilebilen Arap nefretinin mahcub ifadesidir. Öte yandan, annesiyle kavga edip damarına basmak için inadına gidip saçını pembeye boyatan ergen gibi, zeminindeki saik psikolojiktir. Taşra yobazına kızıp uyduruk felsefi analizlerle nefret icad etmeye çalışmaktır.

Yahudi soykırımından önceki dönemde, bazı Yahudi entellektüelleri arasında, adına selbsthass denen, kendinden nefret akımı başlamıştı; bu akımın sosyolojik ve psikolojik mekanizmalarını incelemek aydınlatıcı olacaktır. Cemil Meriç, Bu Ülke’de şöyle yazar: “Yobazlık, Şark’ın nefs müdafaası. Yobaz, samimiyet, yobaz kendini bir nass’a hapseden idrak; bir nass’a yani sonsuza. Yobaza düşmanlık, tarihe düşmanlık. Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biz.” Bu tefekkür derinliği karşısında tek edebileceği laf “Ne yani yobazlığı mı övüyorsun” olan bir fikir seviyesi, pespayedir.

Bundan bin yıl önce, barbar, pis, cahil Ortadoğulular dünyanın bilim, felsefe ve sanat ışığıydı. Hayır, bu, mazinin ihtişamlı günlerinin hülyasıyla avunmak değil. Şu demek: Bin yıl önce Ortadoğulular dünyanın medeniyet ışığıydı, bugün değiller. Bugün dünyanın medeniyet ışığı Batı Avrupa ve Kuzey Amerika büyük ölçüde. Bundan bin yıl sonra da bambaşka bir coğrafya.

Bir mesele ile boğuşan, o meseleyi anlamaya çalışan her düşünen insanın ilk borcu bilmektir. Doğruyu, mümkün olduğunca doğruyu bilmek. Bir mesele ile boğuşmak, o meseleye yakınlığı da beraberinde getirir; eğilmeden göremezsin. “Çünkü bilgi borçlandırır, ‘anlamak’ zorunda bırakır. Cahil acıma duygusu uyandırır. Yıkıcılığı bağışlanır” (Alev Alatlı).

Bu yazının motivasyonu, zihinsel ergenliklerini aşamayanlara merhamettir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s