Gezi’ye Dair Bir Hatırlatma

21 Temmuz 2013, Radikal

Gezi Parkı olayları devam ederken, medyada ve onu takiben siyasette, bir “90 kuşağı” güzellemesi başladı. Bu çocuklar bir harikaydı; esprililerdi, önyargısızlardı, yaratıcılardı, müthiş zekilerdi. “Cem Yılmaz nesli” diyen dahi çıktı. Okuduk, duyduk, gördük.

Küçük bir detay ama, başın en başında, bugüne kadar bir sosyal hareketin ‘kuşak’ olarak isimlendirilmesi doğum tarihiyle yapılmadı. 68 kuşağı dendiğinde kastedilen 1968 doğumlular değil, 68 gençlik hareketinin içinde yer alanlardır; 1968 ve takip eden yıllarda kabaca 16-35 yaş aralığında olanlardır. Meşrutiyet nesli dendiğinde 1909 doğumlular anlaşılmaz. Ayrıca literatürde “90 kuşağı” diye bir şey yok. Fark eder mi? Etmez elbet. Ama literatürde Y-generation diye bir şey var; milenyum çocukları diye bir şey var; var da var ve bu nesil yaklaşık 70’lerin ortaları veya sonları veya 1980’ler ile başlatılıp yine yaklaşık 2000’ler (veya 1990 ortaları) ile bitiriliyor.

2013 kuşağının yaratıcı zekasını ve mizahını överken aklımızda tutalım: Cem Yılmaz 1973, ekşi sözlük’ün kurucusu 1976, Umut Sarıkaya 1980 doğumlu. Yine aklımızda tutalım: Apolitik diye kakılan, hamburger nesli diye alay edilen, Özal kuşağı diye yaftalanan yine kabaca 1975-1985 arasında doğanlardı. O kadar çok kafamıza vuruldu ki, en sonunda biz de kabullendik: Bizim neslimizden bi’ numara olmazdı. O nesil ki gözlerini açtığında Kenan Evren cumhurbaşkanıydı, tek kanallı TRT’den başka televizyon yoktu, Sovyetler Birliği diye bir ülke vardı. Misketten twittera, Voltran’dan Counter-Strike’a, gazete kuponundan internet forumuna, Cin Ali’den FRP’ye savrulduk.  O tek kanallı televizyonda sıra sıra PKK’lı cesetleri teşhir edilir, dış mihrakların oyunlarıyla kandırılan zavallılara parmak sallanırdı. Sivas’ta insanlar yakılırken televizyondan canlı izledik; Gazi Mahallesi’nde, 1 Mayıslarda polis şiddetini tattık; Hayata Dönüş operasyonlarında medyanın ne kadar alçaklaşabildiğini gördük; Satanizm operasyonlarında uzun saçlı siyah giyinen kim varsa alıp götürülürken, medyanın da gazıyla cadı avı başlatılırken ne kadar tehdit altında olduğumuzun farkına vardık. Başbakanlar, bakanlar, valiler, gazeteciler provokasyon, dış mihrak, ülkemizin güçlenmesini istemeyenler dediğinde sizde hayretle karışık tuhaf bir his uyanıyor olabilir; bizde ise sadece bıkkınlık ve ahmaklık karşısında çaresizlik… Öfkesi ve umudu gözlerinden fışkıranların üzerine fırlatılan iftira, aşağılama ve tehditler sağanağında, üniversitelerde, fabrikalarda, alanlarda hakkını arayanlara karşı, belki on beş gün öncesine kadar siz de o sihirli provokasyon ve sağduyu korosuna hak veriyordunuz.

Derdim bu direniş dalgasında payı olan hakkı yenmiş bir kuşağın, biraz da emeği başkası tarafından gasp edilmişlik hissiyle artık gençliğinin sonlarına yaklaşmışların kıskançlığını ifade etmek değil. Evet, barikat kurmayı kardeşlerimize, arkadaşlarımıza alanlarda biz öğrettik; Talcidli su yeni çıktı biz bilmezdik, sirke limon favorimizdi. Tekrar: Bu yüzden siz başbakanından valisine bu devlet kah hakaret ve tehdit edip kah duygusal tweetlerle şirinlik yaparken belki şaşırıyorsunuz; polisin gözaltına aldıklarını ağzı burnu kan içindeyken “Tayyip Erdoğan’ı ve Türk polisini çok seviyorum” diye bağırtmasından dehşete düşüyorsunuz; medya önce görmezden gelip sonra yalan ve iftira ile beyin iğfal şebekesine dönüşüyorken isyan ediyorsunuz. Fakat biz bu filmi çok gördük. Abicilik, nasihat nutukları çekmek iğrençtir ve yaşı ne olursa olsun aklı başında kimsenin yapmaması gerekir; amacım da bu değil zaten.

Amacım, “90 kuşağı” diye size sahtekar güzellemeler döşeyenlere, size çiçek çocuk yakıştırması yapıp “gitarınızı sazınızı çalın” diyenlere karşı uyarmak. Devletin fitnesi şiddetinden beterdir. Elbette zeka ile, gülerek, dans ederek, yaratıcılıkla direnelim ki dans edemediğimiz devrim devrim değildir; ama direnişimizi rock festivaline dönüştürmek isteyenlere karşı uyanık olalım. Elbette yakıp yıkmayalım, ama panzeriyle, TOMAsıyla, bombasıyla, silahıyla, medyasıyla barbarca üstümüze çullanan bütün bir sisteme karşı tek silahı mevcudiyeti olan insanları marjinal grup diye ayrıştırmaya ve bizi bölmeye çalışanlara kulak asmayalım.

Alanlarda parti bayrakları var diye sızlananlar hatırlamaya çalışsın: Bizim on beş gündür yaşadığımızın kat be kat fazlasını ‘marjinal sol gruplar’ on yıllardır yaşıyor. Verilen kof milliyetçilik zokasını yutup alanlarda Kürtler var diye ağlaşanlar hatırlamaya çalışsın: Bizim on beş gündür yaşadığımızın bin beterini Kürtler en az otuz yıldır yaşıyor. “Bizim siyasetle işimiz yok, bu apolitik bir hareket; hareketimize gölge düşürüyorlar” diye saçmalayanlar biraz düşünsün: Ülkenin en büyük şehirlerinin en merkezi meydanlarını günlerdir özgürleştirmeye çalışıyoruz. Yaptığımız tepeden tırnağa siyasi bir iştir. Gezi Parkında iki eşcinsel rahatça el ele yürüyebiliyorsa, Gezi Parkında onlarca Müslüman bizler için dua ediyorsa, bir Kürt delikanlısı Kemalist bir kızın elinden tutup TOMA’dan kurtarmaya çalışıyorsa; devrim başlamış demektir ve siyaset dönüştürülmektedir. Senelerce analarımız babalarımız bizi her gün evden çıkarken “Aman çocuğum olaylara karışma” diye uğurladı; Atlas gibi bir dergi alıp okuduğumuzda bile “Siyasi bir şey yok di’ mi içinde” diye şüpheyle baktı. Siyaset, bir partiye üye olmaktan ibaret değildir ve iki kişinin olduğu her yerde siyaset vardır. Yaptığımız baştan ayağa siyasi bir iştir; farkında olalım.

Bir şey daha var, belki çok kişisel ama çok kanıma dokundu; söylemesem olmazdı. Mağduriyet şampiyonu, çile komisyoncusu, acı ganyancısı başbakan ve korusu soruyor ya “28 Şubatta neredeydiniz” diye. 93 doğumlu bir kardeşim cevap vermiş, “kreşteydim”. Ben de şahsım hesabına cevap vereyim: Lisedeydim. Ve Beyazıt Meydanı’nda yine üstümüze salınan polis barbarlığıyla, medya yalanlarıyla mücadele ediyordum. Ve Vatan Emniyet’in B2 bodrumlarında, Fethullah’ın Gülen’in TEM polislerinin işkence tezgahlarında, işkence bağırtıları duyulmasın diye gece-gündüz bangır bangır çalınan “Ölürüm Türkiyem”i dinliyordum. Şimdi Tayyip Erdoğan dalkavukluğuyla meşgul olan Fatih Altaylı o zaman başörtülüler için “Erbakan’ın fahişeleri” diyordu; şimdi iktidar mensuplarının selam yollayıp durduğu Fethullah Gülen asker güzellemeleriyle 28 Şubat’a aleni destek veriyordu.

Devrim dedim; ürkmeyin. Umudum o ki bu sefer tellakları değil hamamı değiştiriyoruz; bu sefer kazananı değil oyunun kurallarını değiştiriyoruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s