Hilafet Meselesi

29 Haziran 2014’te IŞİD lideri Ebu Bekir Bağdadî kendisini halife ilan etti. Bu vesileyle konuyu ele almakta fayda var. Türkiye’nin gündemine zaman zaman girip çıkan bu mesele, tarih kitaplarının tozlu sayfalarında değil, güncelliğin içinde canlı bir konu olmasından dolayı özel bir önemi hak ediyor. Sadece bunun için değil; asıl ve aynı zamanda savunan veya karşı çıkan tarafların temel varsayımlarındaki çürüklüğü göstermesi bakımından önemli. Bir efsanenin döne dolaşa nasıl tartışılmaz bilgiye dönüştüğünün mükemmel örneklerinden de biri.

***

Genellikle İslamcı ve İslamcı-milliyetçi cenahta bulunan hilafet tarafdarlarına göre, bu makam, bütün Müslümanların dini ve siyasi önderlik makamı. Batılı emperyalistlerin entrikaları ve saldırganlıkları sonucu Osmanlı’nın yıkılışıyla İslam dünyası başsız kalmış durumda ve bugün İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı sorunların temelinde de bu başsızlık ve sahipsizlik yatıyor. Papa Hristiyanların lideri ve kimse bunu yadırgamıyor ama konu Müslümanlara gelince bir çifte standard işliyor. Hal siyasi yönden böyleyken, dinen de Müslümanların bir halifesinin bulunması zorunluluk.

Genellikle Kemalist veya seküler cenahta bulunan hilafet muarızlarına göreyse, hilafet modern bir devlette bulunamayacak, çağdaş değerlerle bağdaşmayan arkaik bir kurum ve geri kalmışlığın, gericiliğin sembolü. Mustafa Kemal bu gerici kurumu ortadan kaldırarak Türkiye’nin medenileşmesine büyük bir hizmette bulunmuş oluyor. Tarihte belki faydalı ve varlığı haklı bulunabilecek bir makamdı; fakat artık değil.

***

Dikkat edilirse, Hz. Muhamed’den Dört Halife’ye, onlardan Emevilere ve Abbasilere, oradan da Osmanlılara geçmiş hilafet diye bir makam olduğu, her iki tarafın da sorgulanmaksızın benimsenen temel kabulü. Yine bu temel kabule göre Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesiyle hilafet makamı Abbasilerden Osmanlılara geçmiş oluyor.

Halife; ardından gelen, sonra olan, vekil olan demek. Half arka, ard; kalfa da aynı kökten.

Bilindiği gibi ilk hilafet tartışması, Hz. Muhammed’in ölümünden 20 yıl kadar sonra, Hz. Ali ile Muaviye arasında çıkıyor ve İslam dünyasında çift başlılık, çelişki, savaşlar ve suikastlerle çözülene kadar devam ediyor. İlk iç savaştan yaklaşık 30 yıl kadar sonra ise, Abdullah b. Zubeyr, halife I. Yezid’e biat etmeyerek kendi hilafetini ilan ediyor. Emevi hilafetinin devrildiği 8. yüzyıl ortasına kadar çift başlılık görülmese de, iç karışıklıklar devam ediyor. Abbasi hilafeti döneminde de dünyanın farklı bölgelerinde hilafet iddiasını sürdüren hükümdarlar var. İspanya’da Endülüs Emevi hilafeti 756’da, Mısır ve civarında Fatımî hilafeti 909’da, Fas dolaylarında Muvahhidî hilafeti 1147’de kuruluyor. 1258’de Bağdad Moğollar tarafından işgal edilince, Memluklar Kahire’de sadece dini işlerle ilgilenmek üzere bir ‘Abbasi hilafeti’ tesis ediyorlar (İslam’da din ile devlet işlerinin ayrılamayacağı tezine somut bir karşı örnek olarak 300 yıl kadar yaşıyor).

Halife ünvanı Yavuz’dan çok önce, Yıldırım Bayezid ve Fatih Sultan Mehmed gibi Osmanlı hükümdarları tarafından kullanılan bir ünvandı; yani Mısır’ın fethiyle ilgisi yok. 18. yüzyılda Endonezya’da Yogyakarta devletinin sultanı da, 19. yüzyılda batı Afrika’da Sokoto devleti başkanları da, Fas sultanı da halife unvanını kullanıyorlar. Bugün hala Fas sultanları (hala tahtta olan 6. Muhammed de dahil) emir-ul mu’minîn unvanını kullanmaya devam eder.

***

Yavuz Sultan Selim’in son Abbasi halifesi 3. Mütevekkil-billah’tan hilafeti aldığı iddiası bir efsaneden ibarettir. Mısır’ın fethinden sonra Mütvekkil Yavuz ile birlikte İstanbul’a gelmiş ve burada üç yıl kadar yaşamış, Yavuz’un 1520’de ölmesi üzerine Mısır’a dönmüştür. 1543 yılındaki ölümüne kadar da halife ünvanını kullanmaya devam etmiştir. Hilafetin Mütevekkil’den alındığına dair dönemin fetihname veya ruznamelerinde tek bir kayıt bile yoktur. Hilafet transferine dair delil olarak ortaya sunulabilecek olan tek dayanak, Yavuz’un kullandığı hadim-i haremeyn-i şerifeyn (iki kutsal bölgenin hizmetkarı) ünvanının da hilafetle bir ilgisi yoktu. Bu ünvan, bugün hala Suudi kralları tarafından da kullanılmaktadır fakat Suudi krallarının hilafet gibi bir iddiası yoktur.

Burada bir hususu aydınlatmak lazım; hilafet derken, kendi hükümranlık alanını aşarak, bir devlet başkanının, dünyadaki bütün Müslümanları ilgilendiren dini ve/ya siyasi bir otorite olmasını kastediyoruz.

Halifeliğin resmi bir metinde ilk kullanılışı 1774 Küçük Kaynarca anlaşmasıdır. Osmanlı devleti, altı yıl süren savaş sonucunda Rusya’ya kuzey Kafkasya’da önemli toprakları ve Moldavya’yı kaybetmiş, Kırım Hanlığı’nın bağımsız bir devlet olmasını kabul etmiştir. Ancak, siyasi olarak Kırım Hanlığı bağımsız olurken, Osmanlı sultanının Kırım Müslümanları üzerinde dini otoritesi devam edecektir. Buna karşılık, Rusya da, Osmanlı tebaası olan Ortodoks Hristiyanların hamisi olacaktır. Osmanlı sultanlarının aynı zamanda Müslümanların halifesi olduğu tezi, bu noktada ortaya çıkar. İlginçtir, Yavuz’un Mısır seferiyle hilafeti Abbasilerden aldığı tezinin ilk kez işlendiği eser de, anlaşmadan 14 yıl sonra yayınlanan Muradja d’Ohsson’un (Murad Osunyan) Tableau Général de l’empire Othoman isimli eseridir. Öz olarak, güncel ve siyasi bir ihtiyaca el çabukluğuyla tarihten bir tez tedarik edilmeye çalışılmıştır ki çokça rastlanan bir insan davranışıdır.

19. yüzyılın ilk yarısında hilafet meselesi pek hatırlanmaz. Fakat Rusya’nın Orta Asya hanlıklarını, İngiltere’nin Hindistan’ı ve Fransa’nın Mağrib bölgesini işgal etmesiyle hilafet meselesi yeniden hatırlanır. Osmanlı sultanı yeryüzünde o tarihlerde ayakta kalabilmiş tek Müslüman hükümdardır. 1860’lardan itibaren Orta Asya ve Hindistan’da Osmanlı sultanı adına hutbe okunmaya başlanır ki, tarihte hilafetin birkaç göstergesinden biri sayılmıştır. 2. Abdulhamid hilafet propagandasına büyük önem vermiş, rakip devletlere karşı diplomatik ve stratejik bir silah olarak kullanılabileceğini düşünmüştür. 1. Dünya Savaşında Almanların da teşvikiyle Sultan Reşad, halife sıfatıyla İtilaf Devletleri’ne karşı cihad-ı ekber ilan etmiştir. Burada düşman devletlerin topraklarında iç karışıklıklar çıkması umulmuş, fakat fayda sağlanamamıştır. Hatta aksine, özellikle Hicaz ve Filistin bölgesindeki Araplar Osmanlı’ya karşı ayaklanmış ve cihad ilan edilen İngilizler’den destek aramışlardır. İlginç bir noktadır ki, 1914’te Osmanlı sultanının cihad ilanına karşılık olarak İngilizler peygamber soyundan gelen Mekke şerifi Hüseyin’e hilafet teklif etmiş, fakat Hüseyin kabul etmemiştir. Savaşın son yılı olan 1918’de bu sefer Hüseyin hilafet ilan etmek istemiş, fakat İngilizler tarafından engellenmiştir. Nihayet Milli Mücadele sırasında Mustafa Kemal, İngilizlere karşı İslam kartını diplomatik bir ustalıkla oynamıştır. 1924 yılına gelindiğindeyse hilafetin ülke politikasında bir muhalefet odağı potansiyeli taşıdığı düşüncesiyle TBMM tarafından ilga edilmiştir.

Görüldüğü gibi hilafet, köhnemiş bir kurum olmaktan ziyade güncel politikada kendisinden meded umulan bir diplomatik manevra aracıdır. Anlamı, dini olmaktan ziyade stratejiktir fakat işe yaramamıştır.

1926 yılında Kahire’de hilafetin canlandırılması için bir konferans toplanmak istenmiş, fakat Müslüman toplumların ilgisizliği ve katılım eksikliği sebebiyle bir sonuca ulaşamamıştır.

***

Hem teoride hilafetin Müslüman toplumun siyasi ve hukuki lideri olmaktan öte bir anlamı olmadığı bilinmektedir; hem de pratik bunu göstermiştir. Sünni fıkıh teorisinde, Kureyş kabilesi soyundan olmanın devlet başkanlığı (hilafet) için gerekli olup olmadığı tartışılmış bir konudur. Şii fıkıh teorisinde ise imamın muhakkak Hz. Muhammed’in soyundan olması şarttır. En geniş anlamda Şia, Hz. Muhammed’e kadar uzanan soy şeceresine sahip bir imama itaati, imanın esaslarından biri olarak görür. İhtilaf, sadece kişi üzerindedir.

***

Hilafet makamını Papalık ile karşılaştırmak mümkün değildir. Dünyadaki bütün Katoliklerin (Hristiyanların değil, Katoliklerin) ruhani lideri olarak Papa’nın müminler nezdinde siyasi bir otoritesi yoktur. Her ne kadar tarihte dönem dönem birden fazla papa bulunmuş olsa da, yaklaşık bin yıldır papanın seçilme metodu, seçici kurumların oluşumu gibi seçim mekanizmaları oturmuştur. Ayrıca, Katolik kilisesi hayli kurumsallaşmış yapısıyla Müslüman toplumlardaki dini organizasyon kabiliyetinden önemli ölçüde farklılık gösterir. İslam tarihinde Katolik kilisesinin kurumsallaşma seviyesiyle karşılaştırılabilecek bir yapı, en azından Sünni dünyada görülmemiştir.

Uzun ve karmaşık bir tarihi sürecin ürünü olarak Britanya hükümdarı ünvan olarak Anglikan Kilisesi’nin başıdır. Sembolik olmaktan öte bir anlam taşımaz; aynı akideyi paylaşan diğer kiliseler de, teşkilatlarında tamamen özerktirler.

Danimarka Kilisesi’nin ‘üstün otoritesi’, Danimarka hükümdarıdır (şu anda II. Margrethe); fakat kilisenin başı değildir. Danimarka parlamentosu, Danimarka Kilisesi’nin yasama organıdır, yani fetva ve ictihad makamıdır. Danimarka anayasasının 4. maddesine göre “Evanjelik Luteryan Kilisesi, Danimarka’nın müesses kilisesidir ve bundan dolayı devletçe desteklenir”. Yine anayasanın 2. Bölüm’ündeki 6. maddeye göre “Hükümdar Evanjelik Luteryan Kilisesi’nin mensubu olmak zorundadır”. 1848 anayasasına göre Danimarka kilisesi, “Danimarka halkının” kilisesidir; yani ulus-aşırı bir teşkilatı ve iddiası yoktur.

Norveç anayasasının 4. maddesine göre “Hükümdar, Evanjelik-Luteryan inancına sahip olmalıdır”. 16. madde din özgürlüğünü garanti altına aldıktan sonra, Norveç Kilisesi’nin “Evanjelik-Luteryan bir kilise olduğunu, Norveç’in kilisesi olarak kalacağını ve bu yüzden devletçe destekleneceğini” belirtir. Maddenin devamında bütün dini grupların da aynı şekilde destekleneceği temin edilir. 1997 ve 2012 yılında yapılan değişikliklerle kilise iç işlerinde nisbeten özerklik kazanmış, mesela bazı kilise görevlilerinin tayin edilmesine dair yetki hükumetten kiliseye devredilmiştir. Fakat kilise görevlileri kamu hizmetlisi (devlet memuru) sayılmaya devam etmiştir. Sosyalist Sol Parti’nin kilise ile devleti tamamen ayırma yönlü itirazlarına rağmen İşçi Partisi ile Merkez Parti’nin anlaşması sonucu Norveç Kilisesi hala resmi devlet kilisesidir. Danimarka kilisesinde olduğu gibi Norveç Kilisesi de milli bir kilisedir ve ulus-aşırı bir teşkilatlanması ve iddiası yoktur.

Dini otorite ile siyasi otorite arasında farklı türde karmaşık ilişkilere Tibet, Bhutan, İran gibi ülkelerden de örnek verilebilir. Şüphesiz ilginç, fakat konuyu daha fazla uzatmamak için kesmek gerek.

Özet olarak söylenen şu: Hilafet meselesi 18 ve 19. yüzyılların, yani modern çağların uluslararası siyasi ilişkiler ortamında ortaya çıkmıştır. Dini bir meseleden ziyade diplomatik ve politik bir meseledir. Şanlı tarihimizden veya geleneğimizden gelen bir kurum olmadığı gibi ortaçağ zihniyetinin de bir ürünü değildir.

İslam fıkhının sonsuz dolambaçlı labirentlerinde hilafete dair tartışmalar var olsa da, modern ulus-devlet kavramının olmadığı çağların ürünüdürler. Bugün dünyadaki bütün Müslümanları ilgilendiren bir siyasi ve/ya dini otorite kurmanın pratikte imkansızlığı bir yana dursun, böyle bir şeye niyetlenilse bile işin teorik ve kurumsal yapısı eksik değil; tamamen boştur. Bu boşluk bir şekilde doldurulsa bile, ortada çok daha büyük bir açmaz vardır: Danimarka, Norveç, İngiltere gibi ülkeler şeklen laik değildir. Hatta bu ülkeler hilafet kurumunun muadili olabilecek kurumların var olduğu rejimlere sahip. Fakat bu ülkelerdeki din kaynaklı toplumsal baskı ve cehalet ile şeklen laik olan mesela Türkiye’deki durumu karşılaştırmak imkansız. Öyleyse mesele, herhangi bir türden kuruma sahip olmaktan ziyade, dünya Müslümanlarının, modern dünyada, bu dünyanın gerçekleriyle (mesela kadın piskopos, kilisede hemcins evliliği, okullarda biyoloji müfredatı ve evrim, dinsizlerin hakları, kutsal metin ve kişilerin eleştirisi vd.) nasıl ve ne kadar yüzleşebildikleridir.

Reklamlar

‘Emlak Cumhuriyeti’ne Notlar

Tayyibist cumhuriyet Kemalist cumhuriyetin doğal devamcısıdır, mantıki uzantısıdır; ikisi de ’emlak cumhuriyeti’ madalyonunun iki farklı yüzüdür. Aralarında var olduğu vehmedilen bütün çelişkiler, iki farklı saray kliğinin entrikalarından öte bir anlam taşımaz. İki şehzade arasında taraf tutuşmak ne derece anlamlıysa, bu iki cumhuriyet biçimi arasında taraf olmak da o derece anlamlıdır.

20 Mayıs 2007’de Vatan gazetesi için Ruşen Çakır’a verdiği röportajda Şerif Mardin şöyle diyor: “Türkiye’de “mahalle baskısı” diye bir şey var. Jön Türkler’in en çok korktuğu şeylerden biri de oydu. “Mahalle baskısı” bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP’den bağımsız olarak Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır.”

22 Ekim 2014’te İlber Ortaylı, Ahmet Hakan Coşkun’a verdiği röportajda: “Türkiye’de kasabalılık egemendir bugün. Bizde büyük şehirlerin varoşlarında köylülük var sanılıyor. Büyük şehirlerin varoşlarında egemen olan kasabalılıktır.”

Milli Mücadele, Tanzimat ile Türkiye’nin toplum ve siyaset sahnesinden tasfiye edilmiş olan taşra ve onun sözcülerinin yeniden sahneye çıkması; siyasi elitin taşra ile yeniden barışması girişimidir. Doğan Avcıoğlu’nun Milli Mücadele için koyduğu “para eşraftan, can köylüden” formülüne, “önderlik ulema ve askerden” eklenebilir. 1923-24 sonrası Kemalist cumhuriyetin taşra ile ittifakının sona erdiği söylenebilirse, cümle, bu küslüğün AKP ile ortadan kaldırıldığı ile tamamlanmalıdır.

Her iki cumhuriyet biçiminin retoriği de paraleldir. Bir lidere kayıtsız şartsız itaatin makbullük için yegane şart olması, en ufak sorgulamanın ihanet ile eş kılınması, muhatap ve muarızlarına karşı bitmek bilmeyen bir aşağılama ve tekebbür, tam olarak kontrolünde olmayan bütün kurumsallaşmaları (üniversite, medya) kendi ‘büyük dava’sına amade kılma isteği… Müttefik ve ‘dava arkadaşları’nı zaman içinde tasfiye edip (elbette 1926’da idam ediliyorken 2014’te köşeye çekilmeye veya pasif görevi kabullenmeye mecbur ediliyor) eşitler arasında birinci konumundan tek adam konumuna yükselme seyri de tarihin cilvesi olsa gerek.

Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nda bir Burhan Özedar karakteri vardır; Sivas’tan çıkıp Cumhuriyet döneminin ilk kuşak Müslüman-Türk burjuvazisini, bir dolar milyonerini anlatır.

Burhan Özedar

büyüklerden insana bir şeyler anlatıyor.

[…]

Burhan Özedar

1300 tarihlerinde Sıvas şehrinde doğdu.

Kemankeşzade diye anılırdı

soyadı çıkmadan önce.

Rahmetli babası kervancı Osman Ağadır:

Karahisar’da toprak.

Sıvas’ta iki mağaza

150 katır.

Burhan 1320’de rüştiyeyi bitirdi.

Seferberlik’te katırları askere aldılar.

Üç kerre bedel verdi: 330’dan 34’e kadar.

Babası yetmiş yaşında öldü.

Mütareke-İstanbul.

Burhan’ın 25 altını vardır

ve Rumların elindedir

Anadolu’nun cıgara kâatları.

Yaşasın Millîciler:

Büyük Millet Meclisi’ne istida verdi Burhan.

Cıgara kâatları ay yıldızlıdır artık.

Sermaye yine Rumlardan,

Burhan ortak.

İlk partinin sevkiyatı:

1337.

İlk apartıman:

1340.

Sıvaslı Ahmet Paşa Camii’ni tamir:

1341.

(Bu Sıvaslı paşa bilmem hangi padişahın devrinde

bilmem hangi palangayı almıştı Nemselilerden)

1342’de Burhan

on yataklı hastane pavyonu yaptırdı.

Aynı yıl ikinci apartıman.

Demiryolu inşaatı:

925’ten 34’e 800 kilometre.

35’te filim çevirmek fikri

Sıvaslı Ahmet Paşa’ya dair.

36’da demir soba fabrikası.

Aynı yılın içinde

ilk forması neşredildi Sıvaslı Ahmet Paşa tarihinin.

37’de maden arattı Erzurum dağlarında.

Şimendifer vagonu atölyesi – 1938.

39’da oğlu Berlin’den dönüyor

inşaat mühendisi olarak.

Ertesi yıl kadınlar Sıvas’a gönderildi:

Sıvas uzak

ve emin yerdir.

Burhan içki içmez

Harama uçkur çözmedi bir kerre bile.

Kendi giderse de ev halkı baloya gitmezler.

Kızı Amerikan Koleji’nde okumuştur.

Bereden başka şapka giymez fakat.

Burhan Özedar

Amerikan dolarıyla milyonerdir.

Ve bu yıl

yeniden yazılan vasiyetnamede

servetinin yarısı evlad ü ayaline kalacak

yarısı emrü hayre.

Devam eden sahnede Burhan Özedar, milletvekili doktor Tahsin ve bir general ile konuşur.

Köylüye bir örnek elbise giydirmeli

ucuz

sağlam.

Herifler evvela, çıplak.

Ben bir proje hazırladım

sizin

yani devletin kumaş fabrikalarına…

Kafaları bu işe yatmazsa müşavir beylerle müdür beylerinizin,

devlet kapısında pireyi deve yaparlar,

ihale edin bana,

bunu da üzerime alırım ben.

Fakat sıkı bir kanun isterim.

Bizim çıplaklar dangalaktır

zorla giydirilmeli.

Asıl can alıcı nokta, Burhan’ın generale Sıvaslı Ahmet Paşa’yı anlatma çabasıyla ortaya çıkar.

– Sıvaslı Ahmet Paşa tarihini okudunz mu, paşam?

[…]

Kanuni Sultan Süleyman’ın en yiğit askerlerinden.

Devşirme değil, cetbecet Türk,

özüm gibi halis Sıvaslı.

Aslan gibi kumandan.

[…]

Bugün çocuklara okutulan tarihler gibiymiş

yeni harp tarihlerimiz de, paşam.

Fatihleri, Selimleri, Süleymanları bile inkar edeceğiz.

Çocukların haberi yok koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan.

Padişah dendi mi umacı sanıyorlar.

Bana öyle geliyor ki yıkacağımız kadar yıktık,

burda durmalıyız,

yeter artık.

Demokratlıkta İngilizlerden ileri gitmeye gerek yok,

anane kuvvetine bakın heriflerde.

Biz mevlut okutmayı unuttuk.

İnkılapsa yaptık, kafi.

Biraz da maziye sarılıp kökleşelim.

Çocuklarımızın rüyasına

şahane heybetiyle girmeli Yavuz Sultan Selim.

Heyecanlandı üç demir iki yıldız:

– Bu fikirlerinize iştirak ederim,

haklısınız…

Tunus Meclis Seçimlerine Dair

26 Ekim 2014’te Tunus’ta milletvekili seçimleri yapıldı. Devrimden ve Ocak 2014’te ilan edilen yeni anayasadan sonra yapılan ilk seçim olması bakımından önemliydi. Bir başka açıdan da önemliydi; seçimin favorisi olarak AKP’nin Tunus versiyonu olan En-Nahda’nın kaybetmesi. “AKP’nin Tunus versiyonu” bir yakıştırma değil; Nahda yöneticileri AKP’yi sıkı sıkıya takip ediyor. O kadar ki, kullandıkları propaganda videolarını bile AKP’den kopya etmeye çalıştılar. Kesin sonuç şu saatler itibariyle ilan edilmemiş olsa bile, gayrı resmi sonuçlara göre Tunus’un Sesi (Nida Tunis) % 38.24 oy oranı ve 83 milletvekili ile birinci parti, Yeniden Doğuş (En-Nahda) % 31.33 oy oranı ve 68 milletvekiliyle ikinci parti oldu. Özgür Vatansever Birlik (El-İttihad el-Vatani el-Hurr) 17, Halk Cephesi (Cebhe’tuş Şa’bî) 12, Tunus Ruhu (Afak Tunis) 9, Demokratik Akım 5, Milli Anayasal İnisiyatif (Mubadera) 4 ve Cumhuriyet Kongresi (Mu’temer min ecli’l Cumhuriyye) 4 milletvekili çıkartmış gibi gözüküyor.

217 milletvekilli mecliste Nida tek başına hükumet kuracak çoğunluğa sahip olamasa da, İslamcı-muhafazakar en-Nahda’yı geride bırakması büyük sürpriz. Peki, kim bu partiler? Ne zaman kuruldular, ideolojileri ne?

Nida Tunis: Parti, devrilen Bin Ali’nin Anayasal Demokratik Partisi’nden ayrılanlar, seküler solcular, ilerici liberaller ve Desturilerin (Tunus’un kurucusu Habib Burgiba’nın takipçileri) birleşimiyle oluştu. Partinin oluşum sürecinde, İslamcı en-Nahda’ya karşı seküler güçlerin birleşmesi gerekliliğine inanan sendikalar (Tunus Genel İşçi Sendikası ve Tunus Ticaret, Sanayi ve Zanaatkarlar Sendikası gibi) da güçlü destek verdi. Nida Tunis, sekülerizm vurgusunun baskın olduğu bir büyük çadır (big-tent) veya herkesi-yakala (catch-all) partisi olarak düşünülebilir.

Nida Tunis, Cumhuriyetçi Parti, Sosyal Demokratik Yol, Demokratik ve Vatansever İşçi Partisi, Sosyalist Parti gibi partilerin birleşimiyle oluşan Tunus için Birlik isimli seçim ittifakının içinden doğdu. Tunus için Birlik, Şubat 2013’te oluştuysa da, Aralık 2013’te en büyük bileşeni Cumhuriyetçi Parti birlikten çekildi. Güç kaybetmesine rağmen Nida Tunis, Mayıs 2014’te seçimlere ayrı bir listeyle gireceğini ilan etmişti.

Partinin lideri Said es-Sebsi devrimden önce, 1981-1986 yıllarında dışişleri bakanlığı yapmış bir isim. 2011 yılında on ay kadar kısa bir süre başbakanlık da yaptı. Siyasi kariyeri boyunca danışmanlıktan konsolosluğa kadar eski rejimin pek çok noktasında görev aldı.

Nahda: Nahda kelimesi diğer dillere Rönesans veya yeniden doğuş şeklinde çevriliyor. Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den ilham alan, 1980’lerin başında İslami Hareket grubunun devamcısı olan bir parti. İran İslam Devrimi’nden de büyük ölçüde etkilenen hareket, mesela İran’daki ABD elçiliğindeki görevlilerin rehin alınması eylemine de açık destek vermişti. Partinin kurumsal kökeni ise 1981 yılında kurulan İslami Yönelim Hareketi (Haraket el-İtticah İslami). Eski rejim döneminde kitle desteği olan ve organize olabilmiş tek muhalefet odağı olarak, devrimden sonra anayasa meclisi seçimlerini açık farkla kazanmıştı. Her ne kadar Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi düşünürlerin fikri etkisi altında kalmış olsa da, harekette, 1980’lerden bu yana demokrasi, İslamcılığın Tunus yorumu, çoğulculuğun kabulü ve Batı’yla diyalog geliştirilmesi gibi fikirler ağırlık kazandı.

Hareketin tarihi yasaklar ve rejime karşı mücadelelerle dolu. 1989’da Bin Ali tarafından partinin seçime katılması yasaklanmış, 1991’de 25 000 mensubu tutuklanmıştı. Bunun üzerine çıkan olaylarda Nahda mensupları Bin Ali’nin parti binalarına saldırmış, bir kişi ölmüştü. 1990’lar boyunca rejimin ağır baskılarına maruz kalan hareketin 1992’de gazetesi kapatıldı, on binlerce mensubu hapsedildi veya sürgüne gönderildi. Hareketin kurucusu Raşid Gannuşi, 22 yıllık sürgünün ardından, ancak devrimden sonra Ocak 2011’de ülkeye geri dönebildi.

Gannuşi sadece hareketin kurucusu değil aynı zamanda entelektüel lideri. İslam ve modernite, demokrasi ve sekülerlik, Batı-Doğu ilişkileri, insan hakları ve sivil toplum gibi konularda birçok eseri olan bir yazar. Time dergisine göre dünyanın en etkili 100 isminden, Foreign Policy’e göre en etkili 100 düşünürden biri.

İttihad: Petrol zengini ve iş adamı Selim Riyahi tarafından 2011 yılında kurulan Özgür Vatansever Birlik veya Fransızca kısaltmasıyla UPL, serbest pazar ekonomisini savunması ve İslamcılık karşıtlığıyla sivrilen bir parti. Parti, ideolojisinden ziyade pahalı seçim kampanyaları, potansiyel seçmenleri için düzenlediği otobüs gezileri, diğer partiler gönüllü bağışlarla kampanya yürütüyorken kampanyasında çalışanlara ve adaylara yaptığı ödemelerle gündeme geldi. Türkiye’deki Genç Parti deneyimine benzetilebilecek bir yapısı var.

Cebhe: Halk Cephesi; Demokratik Vatanseverler Hareketi, İşçi Partisi, Yeşil Tunus, Sosyalist Demokratlar Hareketi, Tunus Baas Partisi, Demokratik Arap Öncüleri Partisi gibi yaklaşık 12 sol partinin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir koalisyon. Cephe’nin koardinatörlüğünü üstlenmiş olan Şükrü Belayd 6 Şubat 2013’te bir suikast sonucu öldü. Cenazesine bir buçuk milyon insan katıldı. Cenazeye katılanlarla polis ve Nahda tarafdarları arasında çatışmalar çıktı. Nahda suikastle ilgisi olmadığını söylese de Halk Cephesi, seküler Cumhuriyetçi Parti ve Tunus’un Sesi, meclisten çekileceklerini açıklayarak genel grev çağrısı yaptı. Cephe’nin genel amacı Tunus sol güçlerini birleştirmek.

Afak: Merkez sağda yer alan, genellikle iyi eğitimli yüksek sınıflara hitap eden parti, liberalizm, sekülerlik ve medeni haklar konularına yoğunlaşıyor. İstifalar, diğer partilere katılımlar, merkezde büyük bir politik güç oluşturmak için birleşmeler ve ayrılmalarla dolu kısa bir tarihi var.

Mubadera veya Fransızcasıyla İnisiyatif, eski rejimin partisi RCD’nin bir devamı. Mu’temer veya Kongre ise sosyal demokratlardan Arap milliyetçilerine, İslamcılardan solculara kadar pek çok ideolojik grubu bünyesinde barındıran bir merkez sol parti.

***

Arap Baharı denen olaylar dizisinin başladığı yer olan Tunus seçimlerinin etkilerinin, sadece ülke çapında değil, bölge ve hatta dünya çapında olacağı aşikar. Yenilgiyi kabul eden Nahda’nın genel başkanı Gannuşi, Pazartesi gecesi Nida lideri Es-Sebsi’yi arayarak tebrik etti. Nahda hükumetinin dış işleri bakanı Abdusselam ise, “Sonucu kabul ediyoruz. Bazı düzensizlikler oldu, fakat şeffaf demokratik seçimleri gerçekleştirebildiğimize inanıyoruz” dedi. Nida ise Facebook sayfasından zaferini “Kazandık! Yaşasın Tunus!” mesajıyla duyurdu.

Köklü bir tarihi olan, toplumsal tabanı güçlü ve iyi organize Nahda’ya karşı yeni kurulmuş, iç çatışmalar yaşayan Nida’nın zaferi herkes için sürpriz. İslamcı Nahda’ya karşı bir araya gelen eski rejimin ileri gelenleri, sekülerler ve merkez sol akımların ittifakı ne zamana kadar sürebilecek, merak konusu.

Çarşı’nın Seksiliği

19 Ağustos 2013, Radikal

Başlığa bakmayın; bu yazı ne Çarşı hakkında ne de seks. Bu yazı daha çok Justin Bieber üzerine.

Gezi isyanından öncesinde de aynıydı gerçi ama artık dahası da var; Çarşı’yı Allah için hepimiz çok seviyoruz, sevilmeyecek gibi de değil. Bir yandan da Ahmet Mete Işıkara ve Cem Yılmaz’ın da layık görüldüğü ‘yılın en seksisi’ ünvanını bile aşmış durumdalar. Öyle görünüyor ki bazı kadınlar Çarşı’yı ‘ayy çok karizmatik’ buluyor, bazı eşcinseller Çarşılı koca istiyor.

Direniş insanı güzelleştirir. Aşk ve cinsellik de direnmeye dahildir. Fakat eğer Çarşı’nın seksiliği delikanlılıklarından ileri geliyorsa, biber gazı kapsülüne vole çaktıkları içinse, on yıllardır işkence tezgahlarında polisin adını bile söyletemediği o devrimcileri nereye koyacağız? Yo, derdim şu söylene söylene çikolata gibi eriyip iğrençleşmiş “Madem ona onu diyorsun buna da bunu de” türü zeka noksanlığı değil. Dedim ya, bu yazı Justin Bieber üzerine.

O devrimcileri nereye koyacağız? Doğru; yurtdışına gittiğinde İtalyan veya İspanyol zannedilmek isterken “Arap mısın” sorusuyla muhatap olan bir Türkiyelinin utancıyla bu bahsi açmasak daha iyi olur. Delikanlılık ve karizmatiklik bahsinde devrimciler Araptır. Keşke sadece Arap olsalar; işkencelere alışmışlardır herhalde, sırf işkence gördü diye her şeyleriyle haklı olmadıklarının bile farkındadırlar. İnsan her şeye alışır da, galiba köhne, eski, küflenmiş, fosil, arkaik… “eskimeyi çağrıştıran bir şeyler işte”li bir dilin üzerine boca edilmesine alışamaz. Koltuk takımınızı yenilediniz mi?

Altı cihet yedi renk sekiz yönün nadir ittifak ettiği konu mudur sola küfretmek, fenası burun kıvırmak?

Dürüst olmaya çalışıyoruz: Çarşı’nın seksiliği politik olmamasından geliyor. Çarşı’yı sevmenin ‘imaj bakımından’ riski yok. Daha önceden tasnif edilmiş bir yere konulamıyor; bir iPhone altı kadar tozlanmamış.

Plazalar dünyasında hiçbir şey başarı kadar seksi değildir.

Mırıldanıyorum: “Kozmetiğe aldanma, kozmetiğe aldanma. Aklını teslim etme.”

Zenciler Mahkeme Salonuna Bakarken

5 Ağustos 2013, Radikal

Oyun teorisinde üçlü duello oyunu vardır: Hedefe isabet oranları farklı olan üç kişi, sırasıyla, her seferinde ateş edecektir ve en son sağ kalan oyunu kazanır. İlk ateş edecek olanın en zayıf silahşör olduğu durumda, yapılacak matematiksel analizin sonucunda ortaya çıkan netice, en zayıf silahşörün havaya ateş açmasının en akıllıca strateji olduğudur. En zayıf silahşör havaya ateş açacak; ve Birgün’ün tabiriyle diğer iki daha güçlü silahşörün “birbirini yemesi”ni bekleyecektir.

Hukuk açısından: Bu davada haksızlıklar yapılmıştır. Siyasi olarak: Muhafazakar cumhuriyet, Kemalist cumhuriyeti yargılamaktadır ve bunda ne sevinecek ne de üzülecek bir taraf vardır. Tam da aynen Kemalist cumhuriyetin Hıyanet-ı Vataniyye ile, Şeyh Said davasının ertesinde Takrir-i Sükûn ile, İzmir suikasdinde sosyalistinden liberaline, İttihatçısından saltanatçısına, cumhuriyetçisinden bihaberine bilcümle muhalifi bir torbaya sıkıştırıp yargılaması gibi; bugün Silivri’de bir torba dolusu insan yargılanmıştır. Bu bir geçmişle hesaplaşma değildir; ne 90’larda Kürdistan’da, ölüm üçgeninde devlet katliamlarının, ne 12 Eylül’ün, ne AKP iktidarı boyunca işlenen cinayetlerin hesabı sorulmuştur. Bu, muhafazakar Cumhuriyetin, Kemalist cumhuriyetin radikal unsurlarını, vurucu gücünü tasfiyesidir.

Akıl ve vicdan sahibi kimse, İlker Başbuğ veya Veli Küçük müebbed hapis cezası aldı diye karalar bağlayacak değildir. Akıl ve vicdan sahibi kimse, savcılık makamında oturan AKP diye, Veli Küçük veya İlker Başbuğ’un masum olduğunu iddia edecek değildir. Tam da bu hakkın teslimi aklın ve vicdanın borcu olduğu için, Mehmet Ağar’ın, Muammer Güler’in niçin dışarıda olduğunu sorma vaktidir.

Asıl zulüm, bu dava boyunca haksızlıklara maruz kalanlara değil, belki onlardan çok, gerçek bir hesaplaşma umudunun yarım bırakışlar yüzünden yitirilmesindedir. Bu haksızlıklar yüzünden gerçek bir hesaplaşma umudunun gölgelenmesindedir. Yemek hayal ettiğinde aç insanın ağzı sulanır; fakat karnı doymaz.

Bu her iki cumhuriyet biçimi de, Ece Ayhan’ın tabiriyle “emlak cumhuriyeti”nin iki farklı yüzüdür; düşman kardeşlerdir, biribirlerinin ayna görüntüsüdür. Her ikisi de bir diğeri hakkında söylediklerinde, baştan sona haklıdır. Emlak cumhuriyetini oluşturan bileşenler, muhafazakar ve Kemalist cumhuriyette aynıyle mevcutturlar; sadece bazı bileşenlerin oranı birinden diğerine biraz değişmektedir.

En nihayetinde “bunlar beyazların iç işleridir; biz zencileri ilgilendirmez.”

Darbe ve Sandık

16 Temmuz 2013, Radikal

Demokrasi amentüsünün yeni esaslarından biri “Darbenin iyisi olmaz”, “Ya darbe ya seçim”, “Halktan yana darbe olmaz”. Öyle coşkulu bir iman ki, incelikli düşüncelerden hiç hoşlanmayan entelektüellerin (evet çelişkinin dibidir) yüzüne “ama” demeyin. Derdimiz başkaysa bağırıp çağırmaya devam edebiliriz; ama fikir üretilecekse, düşünelim:

M.Ö. 6. yüzyılda Brutus (yok Sezar’ı öldüren değil), Roma kralını darbe ile devirdi ve Roma’yı cumhuriyete dönüştürdü; kimsenin burnu kanamadı. Yaptığı ilk iş bütün vatandaşlardan bir daha kimsenin Roma’ya kral olmasına izin vermemek üzere yemin almak oldu. 1891’de Brezilya’da Fonseca’nın liderliğindeki darbe ile Brezilya kralı tahttan indirildi ve cumhuriyet ilan edildi. Fonseca meclisi dağıtıp kendisini diktatör ilan etmeye kalktı; donanma ayaklanınca istifa etti. 1910’da cumhuriyetçiler darbe yaptı ve 1. Portekiz Cumhuriyetini ilan etti. 25 Nisan 1974 günü Lizbon’da darbe yapan askerler, ülkeyi Salazarcı Yeni Devlet diktatörlüğünden ve sömürgecilik belasından kurtardılar. Tarihe bu olay Karanfil Devrimi diye geçti; tek kişinin burnu kanamadı.

Bu örnekleri verince darbeci, postal yalayıcısı olunacağı muhakkak. Yukarıda bir kısmını saydığım hadiseleri ben meydana getirmedim; tarihin bir döneminde olmuş ve bitmiş şeyler. Öyleyse önümüzde üç yol var: Ya bunları dile getireni aşağılayacağız, ya bunlar yokmuş gibi davranacağız, ya da “iyi darbe olmaz” hükmünü gözden geçireceğiz. Çünkü mantık der ki, genel bir hüküm konduğunda, tek bir karşı örnek, hükmü geçersiz kılar. İlk iki yolsa Türkiye’nin hakim ‘eleştiri’ tarzi.

Saçmalamayalım; hayırlı sonuçları olan darbeler vardır demek bütün darbeler iyidir demek değildir.

Şu an dünyada 13 lider darbe sonucu iktidara gelmiş (evet Adli Mansur’u da sayıyorum); bunlardan biri de Erdoğan için “Allah’ın Aslanı” diyen Ömer el-Beşir; soykırım suçlusu. Not edelim.

Siyaset Bilimine Giriş

Roma’dan beri formüle edilmiş bir şey; idare veya devlet dediğin şey, şiddet tekelini elinde bulundurmaktır. Yani ben seni döversem suçtur; devlet beni döverse bunun adı hukuk olur. Fakat üstad Gramsci işin bu kadar kaba olmadığını, rıza kavramının en az şiddet kadar önemli olduğunu söyledi. Devlet, sadece şiddet değil, aynı zamanda rıza da üretmeye çalışır; en azından isyana engel olacak kadar katlanma hali.

Bu rıza ilişkisi yok olursa, o zaman isyan bir hak, bazen de bir görev olur. İster Çin’e git Tianming’i bulursun, ister İslam’a git “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez”i, “Kılıçlarımızla düzeltiriz”i bulursun; ister Avrupa ortaçağına git jus resistendi’yi bulursun. Biat dediğin de bu rıza beyanının adıdır zaten.

Demokrasi dediğin şey seçimden ibaret değildir. Durun, vurmayın, anlatacağım.

Demokrasinin üzerinde mutabakata varılmış bir tanımı yok. Fakat eşitlik, özgürlük gibi felsefi kavramları geçersek, somut olarak belirgin vasfı vatandaşların yasama sürecine eşit şekilde katılması ve kanun önünde eşit olması demek. Yani yasama ve yürütme organının serbest seçimle belirlenmesi. Fakat insanların bir şeye karar verirken motivasyonları her zaman değişiktir; önyargılar ve cehalet de büyük rol oynayabilir. Bugün halkın çoğunluğu üniversiteye başörtülü girilebilmesinden yana; ama yarın iş değişebilir. Dün ve bugün halkın büyük kısmı eşcinselliğin yasaklanmasına taraftar olabilir. Öyleyse, yasa koyucunun, arkasında ne kadar halk desteği olursa olsun dokunamayacağı bazı şeyler olmalı; hayat hakkı, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, din ve vicdan hürriyeti gibi.

Demokrasinin ilk amacı bölücülüktür. Ortaya oy çokluğuyla büyük bir güç çıkmasın, “Halk böyle istiyor” diyen bir manyak kafasına eseni yapamasın diye o gücü daha ortaya çıkmadan bölmeye çalışır. Partiler bunun için vardır; adı üstünde böler. Eleştiri özgürlüğü vardır ki Cem Yılmaz’ın karşısına Ata Demirer’i koyasın; Fethullah Gülen’in karşısına Cüppeli Ahmet’i koyabilesin. Yarın bir gün havaya girip “Mizah benim dediğimdir” veya “Din benim dediğimi emrediyor” dediğinde “ama öteki öyle demiyor” diyebilesin.

İnsan haklarının olmadığı bir sandık, bir demokrasi müsameresi bu yüzden yarım değil tehlikeli bir iştir. Kitleleri peşinden sürükleyebilen, heyecanları, nefretleri, umutları tahrik edebilen birisi çok vahim sonuçlara sebeb olabilir. “Halk ne derse o”nun doğru olmadığını cümle âlem Hitler ile gördü.  Dünyada seçim olmayan ülkeler çok az; Eritre, Brunei, Katar, Sahra Arap Demokratik Cumhuriyeti, Suudi Arabistan ve Vatikan. Seçim yapıyor olmak marfiet değil; sandık imal edecek teknolojiye ulaşmış olmak ve sonuçları sayabilecek kadar matematik bilmek yeterli. 1931 yılında Türkiye’de, 2010 yılında Mısır’da da seçimler yapılıyordu.

Anarşizm otoritenin kirli bir şey olduğunu söyler; bu yüzden de bütün otoriteleri ilga etmek ister. Hani İslam’da mal kirlidir; zekat da temizlemek demek ya. Öte taraftan da “ama birilerinin de yönetiyor olması lazım; başka türlü olmaz ki” denebilir; belki hakikaten de öyledir. Madem engelleyemiyoruz ve kaçınamıyoruz; öyleyse sınırlandıralım, gücüne bakıp da kimsenin insan olduğunu unutmasın.

Kıyametten Önce Köleliğin Yeniden Canlanması

Dabiq, Irak Şam İslam Devleti’nin Temmuz 2014’ten bu yana İngilizce olarak yayınladığı resmi dergisidir. Derginin adı, Suriye’nin Azaz ili sınırları içinde yer alan, Türkiye’ye çok yakın Dabik köyünden gelmektedir. Tarihten bildiğimiz Mercidabık savaşının ismi de aynı yerden gelir.

Bu isim, Hz. Muhammed’in kıyamet ile ilgili bir hadisine dayanmaktadır: “Romalılar, Dabık ve Amak’a inmedikçe kıyamet kopmaz”. Bu sebepten, kıyametten önce gerçekleşecek (Batı’da Armageddon, İslam dünyasında Melhame-i Kübra olarak bilinen) büyük savaşın burada olacağına inanılır.

Aşağıda, Dabiq dergisinin 1435 Zulhicce tarihli 4. sayısının 14-17. sayfalarında yer alan “The Revival of Slavery Before the Hour” başlıklı makalenin Türkçe tercümesi yer almaktadır.

Kıyametten Önce Köleliğin Yeniden Canlanması

Ninova vilayetinde Sincar bölgesinin fethedilmesiyle, İslam Devleti Irak ve Şam bölgesinde çağlar boyunca varlığını sürdüren putperest bir azınlıkla, Yezidi nüfusuyla karşı karşıya kaldı. Bugüne kadar varlıklarını sürdürmeleri, Allah’ın 1400 yıl önce vahyettiği Ayet-us Seyf (Kılıç ayeti) düşünüldüğünde, Müslümanların hesap gününde sorgulanacakları bir mesele olarak kendilerine sormaları gereken bir sorudur. Allah Teala “Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, kuşatın ve gelip geçecekleri her saldırı yerinde oturup bekleyin. Fakat bundan sonra tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekatı verirlerse bırakın kendi yollarına gitsinler. Allah Gafur ve Rahimdir” (Tevbe, 5) demiştir.

Yezidilerin bugünkü akidesi -tarih boyunca değişmiştir- İblis’e tapmayı gerektirir ki Adem’e secde etmesi emredilen melekler arasında düşmüş fakat affedilmiş bir melek olduğunu düşünürler! Sadece o Adem’e secde etmeyi reddetmiştir; Allah’a karşı bu mütekebbir itaatsizliğin, onun en asil fiili olduğunu düşünürler! Onun insanoğlu tarafından yanlış anlaşıldığını düşünürler! Onun iyi ve aydınlanmış olduğunu düşünürler ve Allah’ın hesap gününde binlerce yıllık takva gözyaşlarıyla ağlamasından ötürü ilk önce onu açıkça affedeceğini iddia ederler. Böylece onlar İblis’i takva ve aydınlanmanın sembolik başı -ki en büyük tağuttur- haline getirirler! Bundan daha mütekebbir bir küfür ne olabilir?

Akideleri öylesine hakikatten sapmıştır ki, haça tapınan Hıristiyanlar bile onları çağlar boyunca şeytana tapan ve Satanist olarak görmüşlerdir. Bu toplulukla karşılaşan, onları inceleyen ve çalışan Batılılar ve Oryantalistlerin nakillerinde de böyle kaydedilmiştir. Obama’nın Irak ve Şam’a müdahalesinin ana konusunu bu şeytana tapanların oluşturuyor olduğunu söylemesi, peşmergenin -Marksist KYB ile ilişkili ve Marksist PKK ile müttefik paralı asker çeteleri- yanında yer almasından ötürü aşırı derecede ironiktir, ki bu PKK Batı’nın “iman ettiği” tağut yasalarına göre terörist bir organizasyondur.

Sincar’ın alınmasından önce, İslam Devletindeki şeriat öğrencilerine, topluluğa, fertlerine ve ailelerine uygulanacak İslami kurallar farklı olmasından ötürü aslen müşrik bir grup mu yoksa önceden Müslüman olup da sonradan irtidad eden bir topluluk olarak mı muamele edileceğini belirleme görevi verildi. Kendilerini veya inançlarını tanımlamak için kullanılan Arapça isimlendirmeler yüzünden, bazı modern Müslüman ilim adamları bunları aslen müşrik olmayıp sonradan irtidad eden bir topluluk olarak tasnif ediyordu. Yapılan daha ileri araştırmalar neticesinde, bu topluluğun İslam öncesi cahiliyye döneminden beri var olan, her ne kadar kendileri hiçbir zaman İslamı kabul etmese veya benimsediğini iddia etmese de çevreleyen Müslüman nüfus, dil ve kültür sonucu “İslamileştiği” belirlendi. Bu dinin belirgin kökleri kadim İran’daki Mecusilikte bulundu, fakat daha sonra Sabiilik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve aşırı tasavvufun sapkın diliyle kendini ifade eden unsurların karışımıyla yeniden yorumlandığı belirlendi.

Buna uygun olarak İslam Devleti, fukahanın çoğunluğunun müşriklere nasıl muamele edileceğine dair belirttikleri görüşler çerçevesinde bu gruba muamele etti. Yahudi ve Hıristiyanlardan farklı olarak, cizye ödemesi söz konusu değildi. Ayrıca, mürtedd kadınlardan farklı olarak -ki fukahanın çoğunluğu köleleştirilemeyecekleri ve ya tevbe etmeleri ya da kılıçla karşı karşıya kalmaları gerektiğini söyler- kadınları köleleştirilebilirdi. Esir edildikten sonra, Yezidi kadın ve çocuklarının beşte biri (hums) İslam Devleti’nin otoritesine ayrıldı; geri kalanı Sincar operasyonuna katılan İslam Devleti savaşçıları arasında pay edildi.

Müşrik ailelerinin böyle geniş çapta köleleştirilmesi, bu şeriat kuralının terkinden sonra muhtemelen bir ilktir. Bilinen diğer tek örnek ise -daha küçük çaplı olmasına rağmen- Filipinler ve Nijerya’da bulnan mücahidlerin Hıristiyan kadın ve çocukları köleleştirmesidir.

Bugün köleleştirilen Yezidi aileleri, Sahabiler (radiyallahu anhum) tarafından müşriklerin satıldığı gibi İslam Devleti askerleri tarafından satılmaktadır. Anneyi küçük çocuğundan ayırmamak gibi birçok iyi bilinen kurala riayet edilmiştir. Birçok müşrik kadın ve çocuk kendi iradeleriyle İslam’ı kabul etmiş, şirk karanlığından çıktıktan sonra aşikar bir samimiyetle İslam’ı tatbik etmekte yarışmaktadır.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle der: “Allah, zincirler içinde cennete giren insanlara hayret eder” (Ebu Hureyre’den rivayetle Buhari). Muhaddisler, buradaki insanları, İslam’a köle olarak girip cennete giden kişiler oldukları şeklinde yorumlarlar.

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) Allah’ın “Siz insanoğlu için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Ali İmran, 105) ayetini yorumlarken şöyle der: “Siz insanlar içinde en iyilerisiniz. İslam’a girene kadar onların boyunlarına halka vurursunuz.”

Bu değerlendirmeden ve Melhamet-ul Kubra (kıyametten -ancak Allahın emriyle gelir- önceki en büyük savaş) yaklaşmamız gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, köleliğin, kıyametin bahsedilen alametlerinden biri olduğuna dikkat çekmek gerekir.

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kıyametin alametlerinden biri olarak “köle kızın efendisine çocuk doğurması”ndan bahseder. Ebu Hureyre’den rivayetle Buhari ve Müslim’de, Ömer’den rivayetle Müslim’de bildirilir.

Ulema bu konuda farklı yorumlar yapmış, kimisi yorumunda kendi çağlarında kölelik mevcut ve yaygın olduğu için bildiğimiz anlamda kölelikten uzaklaşmıştır. Aşağıdaki pasajlar bildiğimiz köleliğin en makul yorum olduğuna işaret eden yorumlardan alınmış pasajlardır. Cihadın terki ve tağut yasalarının hakim olmaya başlamasından sonra köleliğin ortadan kalkması, bu yorumları daha makul hale getirmektedir.

İbn Receb el-Hanbeli bu hadisi açıklarken, “Ulema bununla ne kasd edildiği hususunda ihtilaf etmiştir. Küfür diyarlarının ele geçirilmesiyle köleliğin çok arttığı, böylece cariyelerin de sayıca çoğaldığı, köle kadınların efendilerine çocuk doğurduğu, böylece doğan çocuğun efendisiyle aynı konumda olduğu (babası gibi özgür bir insan olduğu) ve böylece bu açıdan efendisine çocuk doğurduğu belirtilmiştir. […] Ayrıca, ‘köle kız efendisine çocuk doğurur’ sözü küfür diyarlarının ve köle elde etmenin artmasına, küçük kızın çok genç yaşta küfür diyarından köle olarak alınması ve İslam diyarında özgür bırakılmasına, ardından annesinin de köle edilmesi ve bu kızın annesini satın alarak hizmetinde kullanmasına, fakat annesi olduğu gerçeğini bilmemesine de işaret etmektedir. Bu durum İslam devrinde gerçekleşmiştir. Bu yorum da daha önceki gibi, kıyamet alametlerinden birinin fetihlerin çoğalması ve küfür diyarlarından köle getirilmesinin artmasına işaret eder. […] Köle kızın efendisine çocuk doğurması, insanların evlilikten kaçınarak cariyelerle yetinmesine de işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. [Feth-ul Bari].

İbn Receb ayrıca “Ülkelerin fethi ve cariyelerin ve onların çocuklarının sayıca artmasına sebep olacak kadar çok köle edinilmesine işaret ettiğini” de söyler. Köle kız köle olarak kalmaya devam ederken çocuğu efendisiyle aynı konumda olur. Çünkü efendinin çocuğu da efendsiyle aynı mertebededir ve böylece köle kızın çocuğu efendisiyle ve sahibiyle aynı statüde olur [Cami-ul Ulum ve-l Hikem].

En-Nevevi hadisi açıklarken “Ulemanın çoğunluğu bu hadisin cariyelerin ve onların çocuklarının sayıca çoğalmasını önceden bildirdiği görüşündedir, çünkü cariyenin çocuğu efendisiyle aynı statüdedir” demektedir. [Şerh-ul Sahih Müslim].

İbn Hacer bu yorum üstüne, “Fakat bu yorum sorgulanmaya muhtaçtır, çünkü köle kızın doğum yapması bu ifadenin kullanıldığı devirde de mevcuttu. Ayrıca, şirk diyarlarının fethinin çoğunluğu, ailelerinin köleleştirilmesi ve kadınlarının cariye olarak alınması İslam devrinin başlangıcında da vardı” demektedir. [Feth-ul Bari].

Tekraren, köleliğin lafzi yorumundan uzaklaşanlar öyle gözükmektedir ki kölelik o çağda zaten mevcut ve yaygın bir uygulama olduğundan, bunun bildiğimiz köleliğe işaret olduğunu idrak etmekte zorlanmaktadırlar. Fakat köleliğin Müslümanlar tarafından terkinden ve son zamanlarda yeniden ortaya çıkmasından sonra, bu lafzi yorumlama çok daha makul hale gelmektedir.

İlaveten, Ebu Hureyre’den rivayetle Müslim’in naklettiği uzun Dabık hadisi üzerine de tefekkür edilmelidir. Hadiste, Romalılar Dabık yakınlarında savaş düzeni aldıktan sonra Müslümanlara “Bizimle bizden köle olarak alınanların arasını boşaltın da onlarla savaşalım” der. Müslümanlar, “Hayır, Allaha yemin olsun, kardeşlerimizi size bırakmayacağız” diye cevap verir. Kanlı ve nihai savaş bu kısa konuşmadan sonra gerçekleşir.

En-Nevevi bu hadisi yorumlarken “İki şekilde rivayet edilmiştir; ‘bizim köleleştirilen bazılarımız’ ve ‘bizden köle olarak alınanlar’. El-Meşarik’ta el-Kadı ‘Bizden köle olarak alınanlar’ çoğunluğun görüşüdür ve doğru olandır der. Ben derim ki ikisi de doğrudur. Çünkü önce köleleştirilmişler, daha sonra küffarı köleleştirmişlerdir. Bu hadise bizim zamanımızda olmuştur. İslam ordularının çoğunluğu Mısır ve Şam’da aslen köleleştirilmiş, daha sonra kafirleri köleleştirmişlerdir, elhamdulillah. Onları bizim zamanımızda müteaddid defalar köleleştirmişlerdir. Tek bir hadisede binlerce kafiri köle kılmışlardır. Bütün hamd u sena, İslam’ı kuvvetlendiren ve şereflendiren Allah’adır” demektedir. [Şerh-ul Sahih Müslim].

Bundan sonra, Şeyh Ebu Muhammed el-Adnani el-Şami’nin (hafizahullah) “Ve Allah’ın izniyle size söz veriyoruz ki bu sefer sizin son seferinizdir. Yenilecek ve hezimete uğrayacaksınız, daha önceki seferlerinizin yenildiği ve hezimete uğradığı gibi. Fakat bu kez ardından biz saldıracağız ve siz bize asla bir daha saldıramayacaksınız. Roma’nızı fethedeceğiz, haçlarınızı kıracağız, kadınlarınızı köle yapacağız, Allahın izniyle. Bu, O’nun bize vaadidir, O yücedir ve vaadinden dönmez. Biz o zamana erişemezsek, bizim çocuklarımız ve torunlarımız erişecek. Sizin oğullarınızı köle pazarında köle olarak satacaklar” sözlerinin ilhamı daha iyi anlaşılmaktadır.

Şeytan zayıf kalpli ve zayıf akıllı olanlara şüphesini ilka etmeden önce, şu hatırlanmalıdır ki kafirlerin ailelerini köleleştirmek ve kadınlarını cariye yapmak Şeriatin sağlamca ortaya konmuş yönlerinden biridir. Eğer birisi bunu inkar veya alay ederse, Kur’an ve peygamberin hadislerini inkar ve bunlarla alay etmiş olur ki İslam’dan çıkmak demektir.

Sonuç olarak, bazı modern ilim adamları köleliğin terk edilmesiyle fuhşun artmasına sebep olmasından bahsetmektedir. Çünkü evliliğe şer’an alternatif olabilecek bir şey kalmamıştır. Dolayısıyla evliliğe maddi olarak gücü yetmeyen birisi günah tarafından ayartmalarla kuşatılmaktadır. Ek olarak, evlerinde hizmetçi çalıştıran birçok Müslüman aile, yasaklanmış olan halvet fitnesiyle karşı karşıya gelmektedir. Sonuçta adam ile hizmetçi arasında zina işlenmektedir. Fakat o hizmetçi eğer cariye olsaydı, bu ilişki meşru olacaktı. Bu, cihadın terki ve dünyanın peşine düşmenin getirdiği bir şeydir.

Allah, dinin diğer bütün yönlerinin de gerçekleşmesini onun elleriyle gerçekleştirdiği İslam Devleti’ni yüceltsin.

Ve bütün hamd u sena, alemlerin rabbi olan Allahadır.